Evin dışına asılan tablolar; pencereler

“Ruhumda gizli bir emel mi arar

Gözlerime bakıp dalan gözlerin

Aklıma gelmedik bilmece sorar

Beni hülyalara salan gözlerin”

               Sevgilinin gözleri için yazılmış, bu şiir benim için, pencerelere o kadar güzel uyuyor ki. Evlerin gözleri de pencereler değil mi zaten?

                İçeriden bakarken “ benliğimiz”, dışarıdan bakarken “ kimliğimiz” olan pencereler, azalmayan bir ilgiyle kendine çekiyor beni. Üzerinde çalışanlara, bilimsel ya da estetik açılardan, geniş olanaklar sunacak cömert bir alan bence pencereler.

               Metafor olarak dile yerleşen “pencere” kavramını irdelemek değil amacım. Doğrudan pencerelere bakmak ve “bakanı hülyalara salmasına” izin vermek. Ve böyle yaparak rahatlamak, gevşemek.

               Mimarî tasarıma sahip pencereli evler ya da apartmanlar şanslı; çünkü yapısal estetikten kaynaklanan bir güzellik, bakışları kendine çekip bakanı hülyalara salabilir, hafızanızda yer edip kalabilir.

“  Nigâhın gönlüme –ey peri  peyker-

  Leyâl_i hasretin hüznünü döker

Karanlıklar gibi yığılır çöker

   İçimde yer edip kalan gözlerin.”

 

               Mimari unsurları zayıf olan pencerelerin bu “salma” eylemine geçmesinin etkili yollarından biri de onu, yani pencereyi doğa ananın kollarına “kontrollü teslim etmek”tir. Şayet kontrolsüz olursa güzellik özelliğini kaybediyor. Apartman pencerelerine bile uygun bitki seçimiyle bu yöntem uygulanabilir. Yeter ki bu doğa anadan destek alarak yeşeren pencerelere ilginiz olsun. Yeter ki siz doğa anayı sevin ve ona inanın! Aklınıza başlangıçta gelmeyenler türlü noktalar sonradan güzelliğe katılacak, her katılmayla daha zengin bir görüntü oluşacaktır.

 

                   Kontrol derken küçük makas dokunuşlarını, tel veya diğer aparatlarla yönlendirmeleri kastediyorum. Beraberinde börtü böceği getirmesine rağmen, doyurucu görüntülere ulaşmayı bu küçük, hadi bazı dönemlerde büyük diyelim, dokunuşlar sağlıyor.

                  Pencere evlerimizin dışına asılan bir tablo olmalıdır bakanı hülyalara gark eden.

“Gamzende zahir, ey ömrümün vârı

Füsûn-i hüsnünün bütün esrarı

Neşreder âleme rengi baharı

             Koyu menekşeye çalan gözlerin.”   (1)

 

 

                  “Gözlerin”, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Türk Edebiyatı, Cilt 3(dördüncü baskı), Türk Edebiyatı Yayınları, 1978,İstanbul

 

Beyaz Ballıbaba ya da “Lamia”

               Lamia!

               “Beş sesin üç tanesinin ünlü olması, ünlülerin kalın-ince ve geniş- dar zıtlıkları söyleyişi müzikli hale getiriyor bu isimde. Arapçadan dilimize girmiş bu sözcük bayan ismi olarak kullanılıyor. Anlamı “parıltı”. Ve bu ad sana çok uyuyor.” diyor çiçeklerin  adları üzerinde durmayı ve  onlara takma isimler vermeyi seven Bahçıvan hanım.

               Açık yeşil üzerine kar serpiştirilmiş görüntümün “parıltılı”olması, batı dillerindeki adımın lamium olması bu adı bana yakıştırmasına yetti Bahçıvan hanımın.

               Türkçedeki adım olan beyaz ballıbaba ismimin beyazına itirazı yokmuş ama “baba” kısmının bana yakışmadığını düşünmekteymiş. “Fazla erkeksi”  diyor. Zarif görünüşüme uygun düşmeyen bir adlandırmaymış ona göre bu isim. Bu yüzden Bahçıvan hanımın bahçesinde ben “Lamia”yım. 

               Gelelim karakterime: O parıltılı giysimi her mevsim korurum. Kardan, buzdan korkmam. Yağmura, neme bayılırım. Yanında hafif güneş de olursa değmeyin keyfime. Doğrudan güneş alan yerler karakterime aykırıdır.

               Küçük boylu olduğumdan bahçe düzeninde ön kısımda tutulmalıyım. Çok hızlı büyümediğim gibi diğer kızları boğmaya da çalışmam. Arılar nektarımdan dolayı beni severler. Yapraklarımın arasına parmaklarınızı daldırırsanız  -saçlarınızın arasına daldırır gibi- yosunumsu hoş kokumu koklayabilirsiniz.

               Gümüş renkli yapraklarımla diğer bitkilerle yaptığım düet ya da koro icralarını çok değerli bulan Bahçıvan hanım bahçenin değişik kısımlarında ve farklı bitkilerle bu özelliğimi vurgulayan tekrarlamalar yapıyor.

               Taş diplerine de çok yakıştırıyor beni. Derin bir dinginlik duygusu veriyormuşum bu görüntümle ona.

               Toprağa değen dallarım, uygun nem varsa, kök salar; çoğaltılmam bu köklü kısımların ana gövdeden kesilip alınmasıyla olur. Uzun bir çiçeklenme döneminden sonra sıcaklıklar iyice artınca dinlenmeye geçip güz yağmurları başladığında güç tazelerim.

               Gölge alanlarda da yetişebilirim. Işık fakiri bahçeleri ya da köşeleri gümüşî yapraklarımla aydınlatabilir, parıldatabilirim. “Lamia” adının hakkını da böylece vermiş olurum.

 

 

Üzüm sümbülü ( muscari armeriniacum)

                               Bugünlerde kırlara yolunuz düşerse beni rahatlıkla görebilirsiniz. Beni de Bahçıvan hanım bir kır gezisi sayesinde elde etmiş. O gün, bugün; derken yıllar içinde çoğalarak bu hale geldik.

               Kırlarda serpme olarak papatya ve hindibaların sarı çiçekleriyle gerek renk gerek ebat yönleriyle oluşturduğumuz kombinasyona bayılıyor bayılmasına Bahçıvan hanım;  ama bu görüntüyü bahçesine taşımanın doğa ana kadar geniş imkanlara sahip olmayan kendisi için uygun olmadığının da farkında. O da kendince bir çıkış yolu bulup beni saksıda yetiştiriyor ve saksıdaki görüntümün de kırlardaki kadar özgürlük duygusu vermemesine karşın çiçeklerimin maviliğini daha fazla vurgulayan bir yetiştirme yöntemi olduğunu düşünerek avunuyor. Mavi hülyalı bakışlı kızıyım ben, Bahçıvan hanımın.

               Onu hiç üzmem, vallahi hiç üzmem.  Menekşe rengi gözlerimden dolayı peşimdeki gönül avcılarının komplimanlarına karnım toktur. İnanmıyorsanız etrafımdaki kızlara sorun… diyeceğim ama etrafta kızlar da yok. Tek taş yüzük kalmışım ortalıkta!

               Çiçekte kalma sürem diğer soğanlı kızlara göre daha uzundur.

                Bir ayı çiçekli geçirebilirim. Çiçeklenme sonrası geriye bir sürü çocuk yani tohum bırakarak; ne, efendim hani iltifatlara karnım tok muydu, ben mi demişim,ne zaman, nerede, kii ime demişşşş  imim.  Aahh, zaten uykum da geldi! Toprak altına çekilip uykuya yatarım. Bayıltıcı sıcaklı yaz günleri bana göre değildir, ben kuzeyliyim. Erken baharın o bir yağmurlu bir güneşli, bol bulutlu, kırağılı, sisli günleri tam bana göredir. Ekim ayı saksımın kapısını çalana kadar top patlatsanız duymam artık.

               Evet, biliyorum, kokum yok ama rengim bu eksikliği fazlasıyla dolduruyor. Tek bir şeyi bastırarak söyleyeyim: toprağım geçirgen olsun. Başıma kar, yağmur, dolu yağabilir; tek; soğanım su içinde kalmasın. Süzülsün su ayak uçlarımdan.

               Beyaz çiçekler ile çok yakıştığımızı düşünen Bahçıvan hanım birbirimizden uzakta olsak da böyle görüntüleri kaçırmamaya çalışıyor.

 

O da Yeniydi Bir Zamanlar

                Yeni bir yıla adım atmanın eşiğindeyiz. Kocaman bir yılı deviriverdik. Günahıyla, sevabıyla işte önümüzde yatıyor. Tanrı taksiratını affetsin!

                İnsanoğlu takvimi bulunca zamanın ya da daha küçük ölçekte günlerin geçişini  ölçme imkânına erişti. Takvimin insanoğlunun hayatına bu kadar sokulmadığı dönemlerde onun yerini doğa tutuyordu. Şairin Anadolu insanını anlattığı o dizelerdeki gibi:

                               “Okuma yok yazma yok bilmeyiz eski, yeni

                                 Kuzular bize söyler yılların geçtiğini”  (1)

                Kuzuların doğması, dallarda yaprakların yeşermesi ya da sararıp dökülmesi, kar yağması; bunların her biri zamanın yıl boyutunda geçtiğinin alametleriydi. Şimdi takvim sayesinde çok daha ince detaylara inebiliyoruz. İnsanoğlunun müşterek serveti takvim bize bu olanağı veriyor. Sınav tarihi ve zamanı, yarışma tarihi, evlilik tarihi… liste uzayıp gidiyor.

                         Kent yaşamı ve o yaşamın dayattığı koşturma bize aynı zamanda bir takvim olan doğayı ve onun nimetleri mevsimleri unutturuyor. Kentlerde doğadan eser yok çünkü. Bir iki yerde park ya da bahçe olsa da oradan geçip o güzelliği; ya da takvim diyelim; fark edecek insanlar yok; çünkü ya servis içindeler ya da kendi otomobilleri içindeler. Arada kalan yayaların da bakacak zamanları yok çünkü gözleri ellerindeki telefonun ekranında.

                Yarın sınav var! Bilgisayar başından kalkıp yatağa yat, sabah kalkıp işe veya okula git. Mesai dolunca taşıt kalabalığında eve dön. Tarihi ve onun alt birimi saati gösteren donanımlar şehir yaşantısında değişik noktalara konuluyor; ama ortada zamanı biyolojik olarak bize gösterebilecek doğa yok ki zamanı mevsim düzeyinde ona bakarak ölçesin.

                     Doğayla iç içe yaşayanlar, bahçesi olanlar doğa takvimi yönünden şanslılar. İşte geçen bir yılı doğa (bahçe) takvimiyle hatırlamanın zamanı geldi; çünkü bugün eski yılın son günü. Yılın dibinden ta başına doğa takvimiyle bakmak, mevsimlerle geçen zamanı tartmak. İşte yapacağımız işlem bu. Ve işte şimdi eski olan yılın başına dönüyoruz.

                                      KIŞ

                               İçe, evin içine, kendi içine çekilmek zamanıdır kış. Her zaman kar olmaz ama olduğu zamanlar sihirli bir elin değiştirmesiyle sessiz bir masal dünyası na dönüşür etraftaki şeyler. Bilirsin orası evindir, bahçendir;  ama kar onu öyle güzelleştirmiştir ve faklılaştırmıştır ki başka bir âlem gibi gelir sana. Geceler ki düşüncelerimize çekidüzen verirler, uzunlukları ile düşüncelere gark olmaya elverişlidirler. Gri zamanlar gri saçlar mıdır yoksa? Kış bu yönleriyle bir filozofu çağrıştırıyor bana.

img_0335

img_0181img_0011img_0032img_0243img_0064img_0121img_0134img_0198img_0248img_9679img_0109

                               İLKYAZ (bahar)

                               Güneşin her geçen gün parlaklaştığı bu günlerde her şeyin ve herkesin bir telaşı vardır. Tohumlar, soğanlı bitkiler toprağı delip parçalarlar, dal biraz daha uzağa uzamak için gerilir gerilir, sabah ile akşam arasında daha farklıdır yapraklar. Hayvanların ötüşleri, tavırları değişir. Uçarı, hercai bir zamandır bahar. Ferah soluğu ve pembe yanaklarıyla, güzel kokusu ve çabukluğuyla imrendirir kendine. Coşkuludur; bir bakarsın ılık ve güneşlidir hava bir bakarsın bulutlar, yağmur hatta kar.

img_1493img_0871img_1209img_1002img_1281img_1816img_1917img_2000img_2058img_2208img_2329img_2946img_2456img_2636img_2628

                               YAZ

                         Güneş, ışıklarını kırbaca dönüştürüp tüm bitkileri büyümeleri için kırbaçlar. Renkler daha parlak, gövde biraz daha dik, dallar daha güçlüdür. Bonkör ve savruktur yaz. Her şey o kadar boldur ki güzellikler bile kanıksanabilir. Günler bir şey düşünemeyecek kadar uzundur. Güneş hayat verdiği renkleri çabucak soldurur. Rehavet ve margarin gibi erime zamanıdır yaz.

img_3124img_3150img_3188img_3186img_3503img_3569img_3584img_3644img_3621img_3720img_3958img_4182img_4221img_4323

                               GÜZ (Sonyaz)

                               Bir hüzünle geliverir, teni biraz solgundur ama olgunlaşmış ve ağırbaşlı olmuştur artık. Bağbozumu zamanıdır. Vermeyi sever sonyaz, cömerttir. Hareketleri delişmen ilkbahara göre daha ölçülü ve yerindedir.

img_4659img_4381img_4369img_4446img_4449img_4519img_4549img_4606img_4634

                              1-“Bingöl Çobanları”, Kemalettin Kami Kamu

Küçük Nar Ağacı Büyüğüne Karşı

            Huysuzlukta “ Sürahi Hanım” ile yarışabileceğini düşündüğüm  rahmetli babaannem nar yerken kocaman bir kap alırdı kucağına. Ve biz torunlarına cennet meyvesi dediği narın hiçbir tanesini yere düşürmeden yemenin büyük bir sevap olacağını,  karşılığında cennete gidileceğini söylerdi. Başarır mıydı hiç tane düşürmeden yemeyi? Bilmiyorum; hangi çocuk bu kadar uzun süre (bir narın tamamıyla yenilip bitirildiği zaman) bekleyebilir ki…

            Evimizin bahçesinde bizden önceki ev sahibinin diktiği bir nar ağacı vardı. (“Neye niyet, kime kısmet” deyimini ben, bu bizden önceki “yeşil elli” kadının diktiği ağaçlar aracılığıyla öğrenmiştim; çünkü her meyve yenilişinde taktirle hatırlanırdı.) Yetişkin bir nar ağacının  coşkusunu ve birazdan yer vereceğim şiirde  şairin dediği o kahkahaları ben ilk kez  o bahçemizdeki nar ağacında görmüştüm.

            Haziran başında  2-2,5 metre boyundaki bu ağacı alevler sarardı.O “nar çiçeği rengi”nin çığlığı metrelerce ötelerden görülürdü. Kahkaha üzerine kahkaha atardı nar ağacı. Derken  kedi patisi gibi yumuşak bir yaz yağmuruna karşı da bu kahkahalarını sürdürmeye çalışırken geceye  bıraktığımız nar ağacını sabahleyin alevleri sönmüş bir biçimde bulurduk. Kapı süpürmeyi bir iş değil; zevk sayan şimdiki ben,o kor parçalarını süpürür, bir küreğe alır,bir duvar veya daha ötelerdeki bir bitki dibine dökerdim.

            Yatılı okul okurken güneyden gelen bir arkadaşım portakal ağacına övgüler düzerdi. Ona nispet olsun ve kasvetli yatılı okul günlerini neşelendirsin diye benim de bir ağacım olmalıydı; ama hangisi? Dalına ulaşamayıp ağacına da çıkamadığım ama düşen eriklerini annemin naneliğinin içinden topladığım için yeşil nanenin o çiğ, keskin kokusuyla erik tadını birlikte hatırlamama neden olan komşunun erik ağacı mı; yoksa yeşil bir çadırı andıran ve bana “ benim evim” hissini veren köyümüzdeki küçük gürgen ağacı mı? Nar ağacının o alevden kahkahası  bu iki ağaca galebe geldi ve nar ağacı benim ağacım oldu.

            Derken Yunan şair Elitis’in (1911-1996)  o şiirini keşfettim bir gün. Gördüğüm, hissettiğim, adını koyamadığım ve anlatamadığım duyguları dizelerinde bulunca bu hiç tanımadığım, ülkesinde hiç bulunmadığım, dilini bilmediğim  şairin dizeleriyle  tekrar baktım nar ağacına. Hâlâ da onun dizelerinden herhangi biriyle bakıyorum ona, onlara.

            Yıllar sonra bu küçük kent bahçesinin sahibesi olunca, annemlerin bahçesinden,  bir zamanlar çiçeklerini süpürdüğüm ağaçtan çoğaltma, bir fide getirip diktim bahçeme.Ama bahçe küçük çiçek isteği büyük olunca  nar ağacı sevdam geçinemedi çiçek sevdamla. Nar fidesini söküp başkasına verdim.

img_4433

            “Sadece susayan suyu aramaz; su da susayanı ararmış “ ya ; yan komşunun bahçesinde, gölgede kalıp büyüyememiş nar ağacı, etrafı açılıp güneş gördükçe nar ağacı olduğunu anladı ve benim de imdadıma yetişti. Diğer tarafı gölgede kaldığı için meyve tutmayan bu ağaç meyveleri olgunlaşıp ağırlaştıkça bizim tarafa sarkarak böyle hoş görüntüler oluşturuyor.      img_4461img_4435img_4463

    Bahçenin diğer bir köşesinde büyük ağaçla kıyaslandığında  beni gülümseten bir süs narım var ki büyüğünde –boy dışında – aradığınız  tüm özellikleri elinde bulunduruyor.img_3955img_7116

img_4441img_4443img_4491img_4438img_4481

Yani; o bir “ çılgın nar ağacı”

 

 

Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı

Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı

Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan

Rüzgârın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla

Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?

 

Çayırda çıplak kızlar sarışın kollarıyla

Yeşil yoncaları biçmek için uyandıklarında –

Uykunun sınırlarında dolaşarak – söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

İçinin saflığıyla kızların yeşil sepetlerini ışığa

Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin,

O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?

 

Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip

Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün,

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan,

Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran?

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan

Serin alevli yaprakların mendilini sallayan,

Doğum sancısı içinde bin bir geminin,

Bin bir kere yükselip alçalan dalgaları

Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi,

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?

 

Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla,

Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan,

Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü

Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?

 

Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan’ın,

Sonra yaz şenliğinin ağustosböcekleriyle gülüp oynayan,

Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp

Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen,

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,

En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?

 

 

                        Odisseus ELİTİS

 

               Çeviren: Cevat ÇAPAN

 

 

 

 

Yollar

                Karyolası ceviz kabuğundan, yorganı gül yaprağından oluşan Thumbellina ( Tambelina) iç pencere denizliğindeki gece yerinden de gündüz getirildiği masadaki yerinden de hoşnuttur. Masada annesi dikiş dikerken, o da bir kâse içindeki gölünde lale yaprağından kayığını at kılından küreklerle yüzdürmeye çalışır. Anne de kız da çok mutludur; gelgelelim Tambelina’nın gelişiyle üzerindeki ilginin ve sevginin kayıp gittiğini gören domuzcuk hiç hoşnut değildir bulunduğu konumdan.

                Bu yüzden pencere kanadını örtüyormuş gibi yapar ama tam örtmez. Gece çıkacak rüzgârın minik kızı uçuracak güçte olacağını bilir. Böylece karyolası ile rüzgâra kapılıp savrulan Tambelina’nın gelişiyle kaybettiği sevgi ve ilgiyi kaza süsü vererek geri almaya çalışır; ama alamaz.

                Kadın yani Tambelina’nın annesi deliye döner.  Aramadık yer bırakmaz bahçesinde.

                Çok uzun zaman beklemiştir böyle güzeller güzeli bir kızı olsun diye.Çocuğu olmadığı için Tanrı’ya yalvaran kadının karşısına Tanrı bir derviş çıkarır. Kadının avucuna bir tohum tanesi bırakan derviş; “Ek ve bekle.” der. Kadın tohumu ekip beklemeye başlar. Her gün küçük bahçeli evinin penceresindeki saksıyı kontrol eder. Tohum filizlenip topraktan çıkar,  göverip goncaya durur. Sabırla ve çocuk sahibi olma umuduyla dolu kadın kendine söylenenleri harfiyen yerine getirir: Bekler. Derken bir sabah kontrol için gittiği penceresinde onu görür. Bitkinin (çiçek) goncaları doğan güneşle birlikte açılmıştır, bir goncanın tam orta düzlüğünde minicik bir kız oturmaktadır. O kadar miniktir ki bir eldivenin parmağını keserek ona elbise yapar kadın. Adını da “başparmak” anlamında Tambelina (Parmak Kız) koyar.

                Rüzgâra kapılıp savrulan Tambelina nehirler mi geçmez, dağlar mı aşmaz! Oradan oraya sürüklenir. Bu arada mevsimler gelir geçer, Tambelina’nın arkadaşlık ettiği hayvanlar da ( domuzcuk, kurbağa balık, fare, örümcek, köstebek…)  mevsimler gibi değişir. En son arkadaşı kuş (kırlangıç)  yardımıyla evine dönüp annesine kavuşur Tambelina.

                Macerasını anlattığı annesi Tambelina’nın aslında uzaklara gitmediğini “ nehir” dediğinin bahçenin kıyısından akan dere, “uzaklar” dediğinin de kendi bahçesinin değişik köşeleri olduğunu anlar.

                Masalın sonunda Tambelina’ya şöyle der:

                “Sen, bana bahçemin gördüğümden ne kadar büyük ve zengin olduğunu gösterdin.

 

 

                Hans Christian Andersen ‘in bu masalından sonra Alice’in içtiği ve küçüldüğü sıvıdan içmeye ve küçülmeye ne dersiniz? Kuytulara girmeden, tali yollara sapmadan ana arterlerde seyredeceğimize söz veriyorum. Amaç Tambelina’nın annesine yaşattığı duyguyu bir parça yaşamak. Bahçenizi büyültemiyorsanız kendinizi küçültün! Yani bakış açınızı değiştirin. İşe yarayacak mı? Bilmiyorum. Göreceğiz.

                 Bir vadide uzayıp giden yolda ilerleyelim. Gökyüzü yukarıda, yol geniş ama iki tarafında da bitkiler konumlanmış. Kimileri kocaman. Bazıları yenilebilen türden. Çiçekli, hoş kokulu , türlü renkte yapraklı bir çok bitki.

                  Son yudumu da içip yolculuğa hazır duruma geldim nihayet.

                                Yerde yaseminin serptiği çiçekler, ileride dev bir kapı ve ahşap bir köprü.IMG_3224

Köprüyü geçince sağ tarafta karanfil, pembe Cezayir menekşeleri, sarı ipek çiçekleri.IMG_7896

Sol tarafta kediler ve börtü böcek için bir yalak. Ayaklarımın altında lila mineler.IMG_3270IMG_3500

                İleride solda mermer bir kurna. Solda gümüşi yapraklı kuzukulağı, kurna kenarında kış ortancası, kurna önünde zemheri menekşeleri, yola eğilmiş Acem laleleri. Sağda karanfil ve lavantalar.IMG_2432

                Bir ahşap köprü daha.IMG_3284

Sağda limon otu,  solda mercanköşk, ileride kala.IMG_7819

                 Mercanköşk ve dağ kekiği.IMG_8850

                Sağda gümüşi lâvantin, solda mor yapraklı oksalis.IMG_0756

                Sağda beyaz çiçekli alisyum, yine sağda ileride taşkıran.IMG_2704IMG_2984IMG_3286IMG_3287IMG_3288IMG_2672

                Sağda ve solda alacalı gümüş yapraklı lumium.IMG_3782

                Camgüzeli, lobelya ve mercanköşk.IMG_4341

                Her yıl dökülen tohumlarından biten ipek çiçekleri.IMG_4352IMG_4353

                Vapur dumanı, Japon mazısı ve lavantin.IMG_4354IMG_8117IMG_8588

                Transilvanya adaçayı sağda, dağ kekiği solda.IMG_8599

                Yaprak güzeli, Transivanya adaçayı, kuzukulağı, adaçayı ve mercanköşkten oluşan öbek.IMG_8834IMG_1072IMG_2341IMG_2364IMG_3243IMG_2607

 

                İçilen sıvı etkisini yitirmeden “Yollar” şiiriyle bitirelim bu yolculuğu.IMG_2491

 

 

 

 

                “Bir lamba hüzniyle

                Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi;

                Söndü göllerde aks-i girye-veşi

                (Söndü göllerde ağlamaklı yansıması)

                Gecenin avdet-i sükûniyle…

                (Gecenin durgun geri dönüşü ile…)

 

 

                Yollar

                Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî,

                (Ki gider kimsesiz, boş, sonsuz,)

                Yollar

 

 

                Hep birer hatt-ı pür- sükût oldu

                (Hep birer sessizlik çizgisi oldu)

                Akşamın sine-i gubârında.

                (Akşamın tozlu göğsünde.)

 

               

                Onlar

                Hangi bir belde-i hayale gider

                Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?

                ……….

(1)Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri, Can yayınları, İstanbul, 1985, 2. Baskı

Su

                “Su hayattır.” diyor reklamdaki cümle ve bir taşla iki kuş vurup hem suyun elzem olduğunu hem de ticari isimleri olan “hayat” sözcüğünü vurguluyor.

                İnce yerinden, ustalıkla yakalanmış, başarılı bulduğum bir reklam cümlesi.

                Evet; su, hayattır ya da hayat ı su oluşturur. Dilbilim araştırmaları bir dildeki ilk sözcüklerin zorunlu ihtiyaç maddelerini karşılayan sözcükler olduğunu söylüyor.(1) Bu durumda “su” sözcüğü her dilde ilk ve yerli sözcük olma özelliği taşıyor.

                Dile girmiş bir sözcük zamanla soyut anlamlar kazanıp yavrulamaya, dili geliştirmeye, düşünceyi daha rahat anlatmaya araç olur. Nitekim “su”  maddi özelliğiyle doğayı değiştirip dönüştürdüğü kadar insan zekasının uzantısı olan dili de doğrudan(somut) ya da dolaylı (aktarma-metafor)anlatımlarla zenginleştiriyor.

                “Her şey akar, hiçbir şey kalıcı değildir o yüzden aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir; çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem ben hem dere değişmiştir.” Bunu, M.Ö 535-475 yılları arasında Efes’te yaşayan Herakleitos demiş.  Su(dere) aracılığıyla doğanın her anının (birbirinin aynı desek de) biricik, tek olduğunu vurgulamış.

 

“Ne zaman sokaklarda dolaşsam

Okul, sinema, sergi

Kullanıyorlar

Bendeki eski benleri.

 

 

Kalabalıklarda çoğalıyorum

Hangisine yetişeyim şaşkın

Tıpkı onun çizgileri

Karşıdan gelen şu kadın.

 

Bir küçük çocuk

Yıllarca öncem

Korkar mı gitsem yanına

Çocuk sen bensin desem.

 

Üç delikanlı yürüyor

Bir dört yol ağzında her biri bir yana

Üçe bölünüyorum

Yolların her birinde birim gidiyor.

 

Biri evde derslerinin başına—kitabı açıyorum

Biri parkta bir sevgili—bekliyorum

Bir yerde çalışıyor üçüncü, okul dönüşü

Gecenin geç saati işimden dönüyorum.

 

Hey durun! Diyorum, siz bensiniz, bensiz

Nereye gidersiniz, hey durun!

Sessizce yürüyorlar benden habersiz

Duymuyorlar, o kadar sesleniyorum.”(2

 

 

                Heraklleitos’in deresinden ve köprülerin altından çok sular aktı gitti, gitmeye de devam ediyor. Bazen sular akmaz, bir yerde birikir veya biriktirilebilir. Birikme, akan su kadar hareketli olmasa da onun da kendine özgü iç ve dış dinamikleri var elbette. Söz konusu su olunca durgun da olsa, bir döngü başlıyor. Ve hiçbir şey bir öncekinin aynısı olmuyor. Küçük bir kent bahçesindeki havuz(göl), su gibi bir nimeti her dem görmek ve gözlemlemek için oluşturuldu. Hep aynı yerde, bir yere gittiği yok. Onu, zaman kılıktan kılığa sokuyor ve “ bu, o mu?” dedirtiyor.

48IMG_0310IMG_0313IMG_01045568IMG_0072IMG_3316IMG_0223IMG_0055IMG_0313IMG_0378IMG_1337IMG_1459IMG_1878IMG_1938IMG_0568IMG_1951IMG_2738IMG_3441IMG_3418IMG_2722IMG_2555IMG_2737

IMG_0167IMG_0005

 

IMG_0032

IMG_0126

IMG_0135

 

IMG_0211

IMG_0290

IMG_3476

 

IMG_6444

IMG_9025

 

 

                Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin

                Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz

                Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için

                               Demirleyemez miyiz?

 

                Ey göl henüz aradan bir sene geçti ancak,

                Seyrine doymadığı o canım su yanında

                Bir gün onu üstünde gördüğüm şu taşa, bak

                               Oturdum tek başıma!

 

                Altında bu kayanın gene böyle inlerdin;

                Gene böyle çarpardı dalgaların bu yar’a,

                Ve böyle serpilirdi rüzgarla köpüklerin

                               O güzel ayaklara.

 

                Ey göl, hatırladın mı? Bir gece sükût derin,

                Çıt yoktu su üstünde, gök altında uzakta,

                Suları usul usul yaran kürekçilerin

                               Gürültüsünden başka.

 

                Birden şu yeryüzünün bilmediği bir nefes

                Büyülenmiş sahilin yankısıyla inledi.

                Sular kulak kesildi, o hayran olduğum ses

                               Şu sözleri söyledi:

 

                “Zaman, dur artık geçme, bahtiyar saatler siz,

                               Akmaz oldunuz artık!

                En güzel günümüzün tadalım süreksiz

                               Hazlarını azıcık!

 

                “Ne kadar talihsizler size yalvarır her gün,

                               Hep onlar için akın;

                Günleriyle birlikte dertlerini götürün,

                               Mesutları bırakın.

 

                “Nafile, isteyişim geçen saniyeleri;

                               Akıp gidiyor zaman;

                Geceye: “Daha yavaş” deyişim boş; tan yeri

                               Ağaracak birazdan.

 

                Sevişmek! Hep sevişmek! Akıp giden saatin

                               Kadrini bilmeliyiz.

                İnsan için liman yok; sahil yok zaman için,

                               O geçer, biz göçeriz!”

 

                Kıskanç zaman kabil mi sevginin kucak kucak

                Bize sunduğu sarhoş edici anlar,

                Kabil mi uzaklara uçup gitsin çabucak

                               Matem günleri kadar?

 

                Nasıl olur kalmasın bir iz avucumuzda?

                Nasıl olur her şey büsbütün silinerek?

                Demek vefasız zaman o demleri bir daha

                               Geri getirmeyecek?

 

                Loş uçurumlar: mazi, boşluklar, sonrasızlık,

                Acaba neylersiniz yuttuğunuz günleri?

                Alıp götürdüğünüz derin hazları artık

                               Veremez misiniz geri?

 

                Ey göl! dilsiz kayalar! mağaralar! kuytu orman!

                Siz ki zaman esirger, tazeler havasını,

                Ne olur, ey tabiat, o günlerin saklasan

                               Bari hatırasını!

 

                Sakin demlerde olsun, deli rüzgârda olsun,

                Güzel göl, etrafını süsleyen oyalarda,

                O kapkara çamlarda, sularına upuzun

                               Dökülen kayalarda!

 

                İster meltemlerinde, bir ürperişle esen,

                Seslerde, ister uzak ister yakında olsun,

                Yahut gümüş pullarla sular üstünde yüzen

                               Ay ışığında olsun!

 

                Kuduran fırtınalar, sazlar bize dert yanan,

                Meltemini dolduran kokular, hep beraber,

                Ne varsa işitilen, görünen ve koklanan,

                               Desin ki:”Seviştiler!”(3)

  • “Bütün Yönleriyle Dil”, Doğan Aksan
  • “Heraklit’in Suları”,Behçet Necatigil, Bütün Eserleri 1, Şiirler 1, Cem Yayınları, İstanbul, 1991”
  • “Göl”,Alphonse De Lamartine, Çeviren: Yaşar Nabi, Türkiye’den ve Dünyadan Aşk ve Erotizm Şiirleri Antolojisi, Derleyen: Erdal Alova, Sosyal Yayınları,İstanbul ,1993