“Umut iyi bir şeydir.”

              “Tüm ülkelerin ve dönemlerin sinema ile televizyon filmlerini, oyuncularını ve dizilerini sınıflandıran, izleyicilerin oy kullanarak en iyileri belirlediği IMDb’nin ilk 100 listesine bir Türk filmi girdi. Çağan Irmak imzalı Babam ve Oğlum’un 81. sırada yer aldığı listenin ilk üç sırasında Baba 2, Baba ve Esaretin Bedeli yer aldı.”

                Yukarıdaki paragraf  25 Kasım 2016 tarihinde T24 internet haber sitesinden alındı. Bir Türk filminin uluslararası listede yer almış olmasına sevindim; zira ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda yapılmış anket veya istatistiklerde ülkemin konumu –üzülerek söylüyorum- parlak değil.

                Bu listeler nasıl hazırlanıyor? Hazırlanırken liste verilip içinden seçim yapılması mı  isteniyor yoksa ankete katılan kişi aklındaki beğendiği filmi mi söylüyor? Bilmiyorum bunları.“Babam ve Oğlum” güzel bir film elbette; ama bana sorulsaydı “Gönül Yarası” derdim.

                Listeden 1. çıkan film de benim favori filmlerimden biridir. “Pi’nin Yaşamı” nı aklımdan geçirsem de –zaten listede yer almamış- ben de “ Esaretin Bedeli” derdim.esaretin-bedeli-1302463264

                Filmi biliyoruz, birinci de olmuş, onu da şimdi öğrenmiş olduk; ama keşke “niçin” ya da “neden” soruları da sorulsaydı ve biz bu soruların cevaplarını da karşılaştırabilseydik.

              Bu film için benim bu sorulara vereceğim karşılık şunlar olurdu: insan psikolojisini ironik bir işleyişle film karakterlerine serpiştirilmesi ve seyirciyi şaşırtan sahnelerin ince duyarlıklarla işlenmesi.İşte örneklerim:

       Andy Dufresne’inden (Tim Robbins’in canlandırdığı karakter) birkaç teatral konuşma:

indir

            -Karım sürekli beni tanımanın zor olduğunu söylerdi. “Kapalı bir kitap gibisin” derdi. Onu gerçekten sevmiştim; ama nasıl göstereceğimi bilmiyordum. Onu öldürdüm. Tetiği ben çekmedim. Onu uzaklaştırdım. Ben onu öldürdüm, davranışım yüzünden. Tetiği başka biri çekti, beni de buraya gönderdiler.”

esaretinbedeli1

(Andy, Red’e satraç takımı yapmaktan bahsediyor.)

               -Satranç kralların oyunudur. Uygar, stratejik.

                 -Ben nefret ederim

                -Birlikte bir satranç takımı yapabiliriz; bir taraf sabun taşından, diğer taraf topraktan.

                  -Bence bu yıllar sürer.

                -Yıllarım var, ama taş yok.

esaretin-bedeli-2

(Andy, mahkum arkadaşının sorduğu ” gardiyanların ve hapishane müdürünün muhasebe işlerini yapmak nasıl bir şey” sorusunu yanıtlıyor.)

          -Sadece karısını öldüren bir katilden finansman desteği alıyorlar.

esaretin-bedeli

(Red’e içine düştüğü koşulların onu nereye sürüklediğini açıklıyor.)

            -Asıl garip olan ben dışarıdayken dürüst biriydim, sahtekâr olmak için hapse girdim.

(Tahliyesi reddedilen Red’e soruyor)

               – Yılların nereye gittiğini mi merak ediyorsun? Ben on yılı merak ediyorum da.

Ellis Boyd Redding; kısaca Red’den replikler (Morgan Freeman’in canlandırdığı karakter)

 

             -Ben masumum Red, buradaki herkes gibi. Sen niye içeridesin, sen de masum musun?

-Cinayetten. Shawshank’te tek suçlu benim.

c8t3epq

 

(Cezası biten ama hapisten gitmek istemeyen yaşlı mahkûm Brooks’un verdiği tepkiyi yorumluyor.)

            -Artık kurumsallaşmıştı o. Adam elli yıldır burada. Bu duvarlar tuhaftır. Önce nefret edersin sonra da alışırsın. Zaman geçtikçe dayandığın tek şey olurlar. O burada bir hayat yaşadı. Aldıkları şey bu.

(Umudun yaşam destek duygusu olduğunu söyleyen Andy’e   düşüncesini söylüyor.)

          -Umut tehlikelidir. Umut insanı delirtebilir. İçeride bu iyi değildir. Bu fikre alışsan iyi olur.

200_s

 

esaretin-bedeli-the-shawshank-redemption-1994-turkce-altyazili-522

             Hapishane müdürü  Norton söylediklerinden çok yaptıklarıyla kutsal kitaba dayandırdığı ahlak anlayışıyla ironiyi sergiler.

      Hapishane müdürü Norton; (Bob Gundon)  kutsal kitapla karşıladığı ve  “kurtuluş bu kitabın içinde” dediği mahkûm Andy Dufresne’e dersini iyi belletmiştir:

      -Haklıydınız Bay Norton kurtuluş bu kitabın içinde.

the-shawshank-redemptionthe-shawshank-redemption-esaretin-bedeli-1

                Ve ihtiyar Brooks! Hapiste geçirdiği seneler fazlalaştıkça oraya olan bağlılığı artan yaşlı adam dışarıda sevmeye layık bir şey bulamaz. Dışarıdaki dünya çok çabuk değişmiştir, hapse girerken bir tane görmüş olduğu otomobillerden biri neredeyse onu ezecektir. Tek istediği şey hapiste bakıp büyüttüğü ve tahliye olduğunda dışarı saldığı kargası Jack’in gelip onu bulmasıdır. Bu amaçla kuşlara yem verir; ama Jack bir türlü gelmez. Dışarıyı renksiz bulup alışamayan yaşlı adam alışkın olduğu hapishaneye gönderilmesi için cinayet işlemeyi bile düşünür ama bunu gerçekleştirmez. Dünyayı değiştiremeyince dünyasını değiştirir.

                Filmde iki sahne haricinde kadın da yok. Üç ünlü yıldızın posterleri şöhret oldukları zamanlara göre hapishane duvarındaki yerlerini alıyorlar. Hapishane gibi kapalı ve kasvetli bir ortamı kullanan filmin ” zayıf taraf”diyeceğim bu yönlerini dolduran yönlerden bahsetmeye çalıştım yukarıda.

                İki sahneyi görsel olarak çok beğendiğimi, filmden bahsederken onları hatırlatma çabasında olduğumu da belirtmeliyim: Birisi fabrika damını ziftleme işini yaparken arkadaşlarına güzel bir jest yaptığı çatıdaki bira içme sahnesi, diğeri de hapishane ses sisteminden mahkûmlara plak dinlettiği sahne. Her ikisinde de aldığı doyumu yüzüne iyi yansıtmış oyuncu.

89149227699923144_238431939615034_2092516435_n

            (Andy, sanatın her yerde ve her durumda insanın nefes alacağı bir uğraş olduğunu söylediğinde, onu alaya almak isteyen hapishane arkadaşlarına açıklama yapıyor.)

     “Müziğin güzelliği budur işte. Kimse onu sizden alamaz. Bu dünyada taştan olmayan ve kimsenin sizden alamayacağı şeyler vardır. Alamayacakları ve dokunamayacakları bazı şeyler; umut gibi”

                Umudu hapishane şartlarında tehlikeli bulan ve bu duyguyu hep öteleyen Red’e mektupta verdiği yanıt “ harika bir filmi akılda tutma cümlesidir.”

                “Umut iyi bir şeydir; belki de en iyi şeydir ve iyi şeyler asla ölmez.”

 

Kelebek çalısı

                İki duvarın dik olarak birbirini kestiği bir köşedeyim bahçede; ama bahçenin en gözde köşesi diyebiliriz buraya. Niye mi? Çünkü evin önünde; çünkü bulunduğum nokta bahçenin panoramasına hâkim; çünkü dallarım ve çiçeklerim bol güneş alırken köklerim nemli ve humuslu toprakta keyif yapıyor.img_4242

               Bahçıvan hanım küçük dal, yaprak vb bitki artıklarını –laf aramızda görüntüleri çirkin olduğu için- getirip bu köşeye yığıyor. Yağmur, güneş, nem, bakteri, solucan derken 4-5 ay sonra o güzel kokulu toprak oluşuyor. Toprağın lezzetini alan ben ve diğer kızlar yarış ediyoruz birbirimizle.img_3696

                Boy olarak başı ben çekiyorum; bir veya iki gövde üzerinde büyütüp şemsiye görüntüsü vermeye çalışarak küçük bahçesini hacimce ekonomik kullanmaya çalışıyor Bahçıvan hanım.

                Çok ama çok arsızım. Üç kez hem de çok derin budadı beni Bahçıvan hanım bu yıl. Belli aralıklarla budanmayınca alıp başımı gidiyorum. Ne kadar budanırsam, o kadar güzelleştiğimi söylüyor sahibem. İlk budamamı erken baharda, ikincisini çiçeklenmeye yeltendiğim haziran ayı ortasında yaptı. Çıldırasıya bir coşkuyla çiçek başağı boyumu 35-40 cm’e çıkardım.img_2890img_2884

                 Büyümeye, duvarın üzerinden kaldırıma sarkıp yürüyenlere engel olmaya başladığım ağustos ayı ortasında üçüncü kez budadı beni. Bu sefer de çiçek salkımlarımı küçültüp sayılarını fazlalaştırarak cevap verdim Bahçıvan hanıma.img_4484img_7476img_3661img_4476

                Güneşi de suyu da hızı da kızı da (pardon) seviyorum. Çiçeklerimin hafif hoş bir kokusu var ki sabah ve akşam saatlerinde daha belirgin oluyor.img_2885img_7475

                İsmimle müsemma kelebeklerin çalısıyım; çünkü çiçeklerimin nektarına kelebekler hücum ediyor. Evin kedisi Safo, nam-ı diğer cadının kedisi, dallarımda gezinen kelebekleri avlamaya çalışıyor.img_4473

                Kardan, soğuktan etkilenmiyorum. Dallarımın çiçeksiz hatta yapraksız hali bile zarif. Kar yağdığı zamanki görüntümü, bilmem hatırlar mısınız, Bahçıvan hanım onu uzun süre bilgisayarda arka plan resmi olarak kullandı.img_0160img_3581

                Küçük, taze bir sürgünümün bahar aylarında dikilmesiyle kolayca çoğalabiliyorum. Hızlı büyümem sayesinde bana istediğiniz formu verebiliyorsunuz. Renklerim beyaz, lila, morun türlü tonlarında olabiliyor. Beyaz çiçek sevdalısı sahibem beyaz renkli türümü bulmanın peşinde; “Güzelliğin sonu yok; bir güzelliği görüp ona sevdalanıyorsun; derken yeni bir tanesi onu geride bırakana kadar.” diyerek bu durumu özetliyor.

Küçük Nar Ağacı Büyüğüne Karşı

            Huysuzlukta “ Sürahi Hanım” ile yarışabileceğini düşündüğüm  rahmetli babaannem nar yerken kocaman bir kap alırdı kucağına. Ve biz torunlarına cennet meyvesi dediği narın hiçbir tanesini yere düşürmeden yemenin büyük bir sevap olacağını,  karşılığında cennete gidileceğini söylerdi. Başarır mıydı hiç tane düşürmeden yemeyi? Bilmiyorum; hangi çocuk bu kadar uzun süre (bir narın tamamıyla yenilip bitirildiği zaman) bekleyebilir ki…

            Evimizin bahçesinde bizden önceki ev sahibinin diktiği bir nar ağacı vardı. (“Neye niyet, kime kısmet” deyimini ben, bu bizden önceki “yeşil elli” kadının diktiği ağaçlar aracılığıyla öğrenmiştim; çünkü her meyve yenilişinde taktirle hatırlanırdı.) Yetişkin bir nar ağacının  coşkusunu ve birazdan yer vereceğim şiirde  şairin dediği o kahkahaları ben ilk kez  o bahçemizdeki nar ağacında görmüştüm.

            Haziran başında  2-2,5 metre boyundaki bu ağacı alevler sarardı.O “nar çiçeği rengi”nin çığlığı metrelerce ötelerden görülürdü. Kahkaha üzerine kahkaha atardı nar ağacı. Derken  kedi patisi gibi yumuşak bir yaz yağmuruna karşı da bu kahkahalarını sürdürmeye çalışırken geceye  bıraktığımız nar ağacını sabahleyin alevleri sönmüş bir biçimde bulurduk. Kapı süpürmeyi bir iş değil; zevk sayan şimdiki ben,o kor parçalarını süpürür, bir küreğe alır,bir duvar veya daha ötelerdeki bir bitki dibine dökerdim.

            Yatılı okul okurken güneyden gelen bir arkadaşım portakal ağacına övgüler düzerdi. Ona nispet olsun ve kasvetli yatılı okul günlerini neşelendirsin diye benim de bir ağacım olmalıydı; ama hangisi? Dalına ulaşamayıp ağacına da çıkamadığım ama düşen eriklerini annemin naneliğinin içinden topladığım için yeşil nanenin o çiğ, keskin kokusuyla erik tadını birlikte hatırlamama neden olan komşunun erik ağacı mı; yoksa yeşil bir çadırı andıran ve bana “ benim evim” hissini veren köyümüzdeki küçük gürgen ağacı mı? Nar ağacının o alevden kahkahası  bu iki ağaca galebe geldi ve nar ağacı benim ağacım oldu.

            Derken Yunan şair Elitis’in (1911-1996)  o şiirini keşfettim bir gün. Gördüğüm, hissettiğim, adını koyamadığım ve anlatamadığım duyguları dizelerinde bulunca bu hiç tanımadığım, ülkesinde hiç bulunmadığım, dilini bilmediğim  şairin dizeleriyle  tekrar baktım nar ağacına. Hâlâ da onun dizelerinden herhangi biriyle bakıyorum ona, onlara.

            Yıllar sonra bu küçük kent bahçesinin sahibesi olunca, annemlerin bahçesinden,  bir zamanlar çiçeklerini süpürdüğüm ağaçtan çoğaltma, bir fide getirip diktim bahçeme.Ama bahçe küçük çiçek isteği büyük olunca  nar ağacı sevdam geçinemedi çiçek sevdamla. Nar fidesini söküp başkasına verdim.

img_4433

            “Sadece susayan suyu aramaz; su da susayanı ararmış “ ya ; yan komşunun bahçesinde, gölgede kalıp büyüyememiş nar ağacı, etrafı açılıp güneş gördükçe nar ağacı olduğunu anladı ve benim de imdadıma yetişti. Diğer tarafı gölgede kaldığı için meyve tutmayan bu ağaç meyveleri olgunlaşıp ağırlaştıkça bizim tarafa sarkarak böyle hoş görüntüler oluşturuyor.      img_4461img_4435img_4463

    Bahçenin diğer bir köşesinde büyük ağaçla kıyaslandığında  beni gülümseten bir süs narım var ki büyüğünde –boy dışında – aradığınız  tüm özellikleri elinde bulunduruyor.img_3955img_7116

img_4441img_4443img_4491img_4438img_4481

Yani; o bir “ çılgın nar ağacı”

 

 

Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı

Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı

Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan

Rüzgârın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla

Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?

 

Çayırda çıplak kızlar sarışın kollarıyla

Yeşil yoncaları biçmek için uyandıklarında –

Uykunun sınırlarında dolaşarak – söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

İçinin saflığıyla kızların yeşil sepetlerini ışığa

Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin,

O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?

 

Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip

Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün,

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan,

Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran?

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan

Serin alevli yaprakların mendilini sallayan,

Doğum sancısı içinde bin bir geminin,

Bin bir kere yükselip alçalan dalgaları

Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi,

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?

 

Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla,

Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan,

Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü

Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,

Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?

 

Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan’ın,

Sonra yaz şenliğinin ağustosböcekleriyle gülüp oynayan,

Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp

Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen,

Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,

En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?

 

 

                        Odisseus ELİTİS

 

               Çeviren: Cevat ÇAPAN

 

 

 

 

Yollar

                Karyolası ceviz kabuğundan, yorganı gül yaprağından oluşan Thumbellina ( Tambelina) iç pencere denizliğindeki gece yerinden de gündüz getirildiği masadaki yerinden de hoşnuttur. Masada annesi dikiş dikerken, o da bir kâse içindeki gölünde lale yaprağından kayığını at kılından küreklerle yüzdürmeye çalışır. Anne de kız da çok mutludur; gelgelelim Tambelina’nın gelişiyle üzerindeki ilginin ve sevginin kayıp gittiğini gören domuzcuk hiç hoşnut değildir bulunduğu konumdan.

                Bu yüzden pencere kanadını örtüyormuş gibi yapar ama tam örtmez. Gece çıkacak rüzgârın minik kızı uçuracak güçte olacağını bilir. Böylece karyolası ile rüzgâra kapılıp savrulan Tambelina’nın gelişiyle kaybettiği sevgi ve ilgiyi kaza süsü vererek geri almaya çalışır; ama alamaz.

                Kadın yani Tambelina’nın annesi deliye döner.  Aramadık yer bırakmaz bahçesinde.

                Çok uzun zaman beklemiştir böyle güzeller güzeli bir kızı olsun diye.Çocuğu olmadığı için Tanrı’ya yalvaran kadının karşısına Tanrı bir derviş çıkarır. Kadının avucuna bir tohum tanesi bırakan derviş; “Ek ve bekle.” der. Kadın tohumu ekip beklemeye başlar. Her gün küçük bahçeli evinin penceresindeki saksıyı kontrol eder. Tohum filizlenip topraktan çıkar,  göverip goncaya durur. Sabırla ve çocuk sahibi olma umuduyla dolu kadın kendine söylenenleri harfiyen yerine getirir: Bekler. Derken bir sabah kontrol için gittiği penceresinde onu görür. Bitkinin (çiçek) goncaları doğan güneşle birlikte açılmıştır, bir goncanın tam orta düzlüğünde minicik bir kız oturmaktadır. O kadar miniktir ki bir eldivenin parmağını keserek ona elbise yapar kadın. Adını da “başparmak” anlamında Tambelina (Parmak Kız) koyar.

                Rüzgâra kapılıp savrulan Tambelina nehirler mi geçmez, dağlar mı aşmaz! Oradan oraya sürüklenir. Bu arada mevsimler gelir geçer, Tambelina’nın arkadaşlık ettiği hayvanlar da ( domuzcuk, kurbağa balık, fare, örümcek, köstebek…)  mevsimler gibi değişir. En son arkadaşı kuş (kırlangıç)  yardımıyla evine dönüp annesine kavuşur Tambelina.

                Macerasını anlattığı annesi Tambelina’nın aslında uzaklara gitmediğini “ nehir” dediğinin bahçenin kıyısından akan dere, “uzaklar” dediğinin de kendi bahçesinin değişik köşeleri olduğunu anlar.

                Masalın sonunda Tambelina’ya şöyle der:

                “Sen, bana bahçemin gördüğümden ne kadar büyük ve zengin olduğunu gösterdin.

 

 

                Hans Christian Andersen ‘in bu masalından sonra Alice’in içtiği ve küçüldüğü sıvıdan içmeye ve küçülmeye ne dersiniz? Kuytulara girmeden, tali yollara sapmadan ana arterlerde seyredeceğimize söz veriyorum. Amaç Tambelina’nın annesine yaşattığı duyguyu bir parça yaşamak. Bahçenizi büyültemiyorsanız kendinizi küçültün! Yani bakış açınızı değiştirin. İşe yarayacak mı? Bilmiyorum. Göreceğiz.

                 Bir vadide uzayıp giden yolda ilerleyelim. Gökyüzü yukarıda, yol geniş ama iki tarafında da bitkiler konumlanmış. Kimileri kocaman. Bazıları yenilebilen türden. Çiçekli, hoş kokulu , türlü renkte yapraklı bir çok bitki.

                  Son yudumu da içip yolculuğa hazır duruma geldim nihayet.

                                Yerde yaseminin serptiği çiçekler, ileride dev bir kapı ve ahşap bir köprü.IMG_3224

Köprüyü geçince sağ tarafta karanfil, pembe Cezayir menekşeleri, sarı ipek çiçekleri.IMG_7896

Sol tarafta kediler ve börtü böcek için bir yalak. Ayaklarımın altında lila mineler.IMG_3270IMG_3500

                İleride solda mermer bir kurna. Solda gümüşi yapraklı kuzukulağı, kurna kenarında kış ortancası, kurna önünde zemheri menekşeleri, yola eğilmiş Acem laleleri. Sağda karanfil ve lavantalar.IMG_2432

                Bir ahşap köprü daha.IMG_3284

Sağda limon otu,  solda mercanköşk, ileride kala.IMG_7819

                 Mercanköşk ve dağ kekiği.IMG_8850

                Sağda gümüşi lâvantin, solda mor yapraklı oksalis.IMG_0756

                Sağda beyaz çiçekli alisyum, yine sağda ileride taşkıran.IMG_2704IMG_2984IMG_3286IMG_3287IMG_3288IMG_2672

                Sağda ve solda alacalı gümüş yapraklı lumium.IMG_3782

                Camgüzeli, lobelya ve mercanköşk.IMG_4341

                Her yıl dökülen tohumlarından biten ipek çiçekleri.IMG_4352IMG_4353

                Vapur dumanı, Japon mazısı ve lavantin.IMG_4354IMG_8117IMG_8588

                Transilvanya adaçayı sağda, dağ kekiği solda.IMG_8599

                Yaprak güzeli, Transivanya adaçayı, kuzukulağı, adaçayı ve mercanköşkten oluşan öbek.IMG_8834IMG_1072IMG_2341IMG_2364IMG_3243IMG_2607

 

                İçilen sıvı etkisini yitirmeden “Yollar” şiiriyle bitirelim bu yolculuğu.IMG_2491

 

 

 

 

                “Bir lamba hüzniyle

                Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi;

                Söndü göllerde aks-i girye-veşi

                (Söndü göllerde ağlamaklı yansıması)

                Gecenin avdet-i sükûniyle…

                (Gecenin durgun geri dönüşü ile…)

 

 

                Yollar

                Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî,

                (Ki gider kimsesiz, boş, sonsuz,)

                Yollar

 

 

                Hep birer hatt-ı pür- sükût oldu

                (Hep birer sessizlik çizgisi oldu)

                Akşamın sine-i gubârında.

                (Akşamın tozlu göğsünde.)

 

               

                Onlar

                Hangi bir belde-i hayale gider

                Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?

                ……….

(1)Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri, Can yayınları, İstanbul, 1985, 2. Baskı

Tütün çiçeği (nicotina sanderea)

                               “Kristof  Klomb Amerika’yı keşfettiğinde yerli halk tütün yetiştiriyor ve kullanıyormuş. Amerika’ya yapılan seferler sonucu tütün ilk kez 16. yy ortalarında Avrupa’ya getirilmiş ve ardından da tüm dünyaya yayılmış.

                               Hastalanan Fransız kral naibesi  Catherine de Medicis’ye ilaç olarak tütün tozu gönderen Fransa’nın Lizbon büyükelçisi Jean Nicot onuruna verilmiş  adım nicotina. (1)

                                     Türkçedeki adım olan tütün, “tütmek” fiilinden türeyen bir isim ki ilginçliği, bitkiye uygulanan bir işlemin bitkinin adı olması.

                                Sigara yapımında kullanılan kuzenimin adı nikotina tobaco. Ben, süs bitkisi olarak kullanılan nicotina sanderae. IMG_4157IMG_7107IMG_6472IMG_3957

                               Tohumdan yetişip, haziran ayından eylül sonuna kadar çiçek açarım. Kuraklığa karşı çok dirençliyim. Tam güneşi severim; ama yarı güneşli alanlara da uyum sağlayabilirim. Bir metreye kadar boylanabilirim. Çiçek renklerim şarabî, pembe, lila, beyaz. Akşam serininde hele de hafif bir rüzgâr varsa çiçeklerimin parfümünü etrafa boca edip sonra da onları bir daha açılmamak üzere kapatırım; sabahleyin tazeleri onların yerini alır.IMG_3533IMG_6070

                               Bir önceki seneden kalma kökten filiz sürüp büyüdüğümü ve çiçeklendiğimi – hatta tohumdan büyüyenlerden çok daha yoğun çiçeklendiğimi- gören Bahçıvan hanım, bu gözlemini bahçeyi gezdirdiği konuklarına aktarıyor ve tek değil, iki yıllık bitki olduğumu vurguluyor.IMG_3570

                               Tütün yetiştiricisi bir ailenin kızı olan Bahçıvan hanım, kolay yetişmeme, bol çiçek açmama, susuzluğa tahammül gücüme, çiçeklerimin rengine ve kokusuna, kökümün ürettiği azotla toprağı doğal gübrelememe tam not verip beni şımartıyor, sigara yapımında kullanılan kuzenim nicotina tobacodan ise yaka silkiyor.IMG_3553IMG_3737IMG_2920IMG_3707IMG_3952

                               “O, bir gaspçıydı. Tohumlarını mart ayının sonunda ekerdik. Türlü bakımlardan geçerek tarlaya dikilecek fide durumuna mayıs sonu- haziran başında gelirdi. Okullar kapanıp yaz tatili başladığında dikim işiyle başladığımız tütün ziraatı,  çapalama ve kırıp dizme işlemleriyle tüm tatilimizi elimizden alırdı.” diyor Bahçıvan hanım. Ve ekliyor: “Kuzeninin tek sevdiğim tarafı kuruduğunda aldığı renklerdi. “Tütün rengi” veya “taba” diye adlandırılan o renkleri hâlâ çok severim.”

1-  AnaBritannica-Tütün maddesi

 

 

Veronika çalısı (hebe)

                               “Hebe, Yunanca gençlik demektir. Zeus ile Hera’nın bu adı taşıyan kızı, Olimpos’ta eli işe yatkın bir çeşit ev kızıdır. Asıl görevi tanrılara içki sunmaktır.” (1)

                                 Bir sözlük adını aldığım genç kızı böyle tanımlıyormuş. “ ‘Eli her işe yatkın’ nitelemesi tam da seni özetliyor; çünkü sen zor şatlara dayanıklı, fazla boylanmayan, dertsiz, her dem yeşil, mor rengin nefis bir tonunda çiçekli; üstelik çiçekleri kokulu bir kızsın” diyor Bahçıvan hanım.IMG_1054IMG_2813IMG_2818

                               Bahçe oluşturulduğundan beri beraberiz Bahçıvan hanımla. Onu hiç hayal kırıklığına uğratmadım; ama şaşırttım. İlk şaşırmasını dalımı nereye diktiyse orada kök salıp yaşamaya devam ettiğimde yaşatmıştım ona. Fazla büyümüş ya da birbirini çaprazlamış dallarımı budayıp küçük küçük kırpıp malç olarak bitki diplerine serpiştirdiğinde, o küçük parçaların bile, bulundukları yere kök saldıklarını gördüğünde “ iki” dedim kendi kendime. Bu yıl ise çiçeklerim ve kokumla şaşırttım onu; çünkü beni diğer yıllarda bu denli bol çiçekli görmemişti.IMG_2843IMG_2797

                               “Her şaşırmada, bahçıvanların bilgileri biraz daha artar, elleri daha cesur davranır. Artık daha deneyimli, daha bilgilidirler. Ve bir bahçıvanda en fazla olması gereken şey de bilgidir yani daha fazla şaşırmadır.” (Bahçıvan hanımdan inciler…)IMG_2840

                               Ovalimsi yapraklarım ve dallarımın kararlı duruşları ile tek başına olduğu gibi diğer bitkilerle yaprak kompozisyonlarında da çok güzel tablolar oluşturabilirim. Kanaatkârlığım ve hoşgörümle saksılarda yetiştirilip balkon, teras bahçeciliği için lavantalar ve bambulara alternatif olabilirim. Gölgeli alanlarda yaşantımı sürdürebilirim ama çiçek performasım  düşük olur.(Bahçıvan hanımı bu yıl bu özelliğimle şaşırttım, unutmayın!)IMG_2620IMG_2615IMG_2871IMG_2960

                               Diğer adım olan veronika, yabancı dillerde kadın adı olarak kullanılıyor ve bu adımı “hebe”den daha ahenkli bulduğu için benden bahsederken hep onu tercih ediyor Bahçıvan hanım. Bu arada  2003 yapımı, başrolünü Cate Blanchett’ in oynadığı  “ Veronica Guerin”  adlı filmi,   seyretme önerisinde de bulunuyor.

 

                1-“Mitoloji Sözlüğü”,Azra Erhat, Remzi Kitabevi , İstanbul, 1989 (4. Baskı)

Su

                “Su hayattır.” diyor reklamdaki cümle ve bir taşla iki kuş vurup hem suyun elzem olduğunu hem de ticari isimleri olan “hayat” sözcüğünü vurguluyor.

                İnce yerinden, ustalıkla yakalanmış, başarılı bulduğum bir reklam cümlesi.

                Evet; su, hayattır ya da hayat ı su oluşturur. Dilbilim araştırmaları bir dildeki ilk sözcüklerin zorunlu ihtiyaç maddelerini karşılayan sözcükler olduğunu söylüyor.(1) Bu durumda “su” sözcüğü her dilde ilk ve yerli sözcük olma özelliği taşıyor.

                Dile girmiş bir sözcük zamanla soyut anlamlar kazanıp yavrulamaya, dili geliştirmeye, düşünceyi daha rahat anlatmaya araç olur. Nitekim “su”  maddi özelliğiyle doğayı değiştirip dönüştürdüğü kadar insan zekasının uzantısı olan dili de doğrudan(somut) ya da dolaylı (aktarma-metafor)anlatımlarla zenginleştiriyor.

                “Her şey akar, hiçbir şey kalıcı değildir o yüzden aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir; çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem ben hem dere değişmiştir.” Bunu, M.Ö 535-475 yılları arasında Efes’te yaşayan Herakleitos demiş.  Su(dere) aracılığıyla doğanın her anının (birbirinin aynı desek de) biricik, tek olduğunu vurgulamış.

 

“Ne zaman sokaklarda dolaşsam

Okul, sinema, sergi

Kullanıyorlar

Bendeki eski benleri.

 

 

Kalabalıklarda çoğalıyorum

Hangisine yetişeyim şaşkın

Tıpkı onun çizgileri

Karşıdan gelen şu kadın.

 

Bir küçük çocuk

Yıllarca öncem

Korkar mı gitsem yanına

Çocuk sen bensin desem.

 

Üç delikanlı yürüyor

Bir dört yol ağzında her biri bir yana

Üçe bölünüyorum

Yolların her birinde birim gidiyor.

 

Biri evde derslerinin başına—kitabı açıyorum

Biri parkta bir sevgili—bekliyorum

Bir yerde çalışıyor üçüncü, okul dönüşü

Gecenin geç saati işimden dönüyorum.

 

Hey durun! Diyorum, siz bensiniz, bensiz

Nereye gidersiniz, hey durun!

Sessizce yürüyorlar benden habersiz

Duymuyorlar, o kadar sesleniyorum.”(2

 

 

                Heraklleitos’in deresinden ve köprülerin altından çok sular aktı gitti, gitmeye de devam ediyor. Bazen sular akmaz, bir yerde birikir veya biriktirilebilir. Birikme, akan su kadar hareketli olmasa da onun da kendine özgü iç ve dış dinamikleri var elbette. Söz konusu su olunca durgun da olsa, bir döngü başlıyor. Ve hiçbir şey bir öncekinin aynısı olmuyor. Küçük bir kent bahçesindeki havuz(göl), su gibi bir nimeti her dem görmek ve gözlemlemek için oluşturuldu. Hep aynı yerde, bir yere gittiği yok. Onu, zaman kılıktan kılığa sokuyor ve “ bu, o mu?” dedirtiyor.

48IMG_0310IMG_0313IMG_01045568IMG_0072IMG_3316IMG_0223IMG_0055IMG_0313IMG_0378IMG_1337IMG_1459IMG_1878IMG_1938IMG_0568IMG_1951IMG_2738IMG_3441IMG_3418IMG_2722IMG_2555IMG_2737

IMG_0167IMG_0005

 

IMG_0032

IMG_0126

IMG_0135

 

IMG_0211

IMG_0290

IMG_3476

 

IMG_6444

IMG_9025

 

 

                Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin

                Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz

                Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için

                               Demirleyemez miyiz?

 

                Ey göl henüz aradan bir sene geçti ancak,

                Seyrine doymadığı o canım su yanında

                Bir gün onu üstünde gördüğüm şu taşa, bak

                               Oturdum tek başıma!

 

                Altında bu kayanın gene böyle inlerdin;

                Gene böyle çarpardı dalgaların bu yar’a,

                Ve böyle serpilirdi rüzgarla köpüklerin

                               O güzel ayaklara.

 

                Ey göl, hatırladın mı? Bir gece sükût derin,

                Çıt yoktu su üstünde, gök altında uzakta,

                Suları usul usul yaran kürekçilerin

                               Gürültüsünden başka.

 

                Birden şu yeryüzünün bilmediği bir nefes

                Büyülenmiş sahilin yankısıyla inledi.

                Sular kulak kesildi, o hayran olduğum ses

                               Şu sözleri söyledi:

 

                “Zaman, dur artık geçme, bahtiyar saatler siz,

                               Akmaz oldunuz artık!

                En güzel günümüzün tadalım süreksiz

                               Hazlarını azıcık!

 

                “Ne kadar talihsizler size yalvarır her gün,

                               Hep onlar için akın;

                Günleriyle birlikte dertlerini götürün,

                               Mesutları bırakın.

 

                “Nafile, isteyişim geçen saniyeleri;

                               Akıp gidiyor zaman;

                Geceye: “Daha yavaş” deyişim boş; tan yeri

                               Ağaracak birazdan.

 

                Sevişmek! Hep sevişmek! Akıp giden saatin

                               Kadrini bilmeliyiz.

                İnsan için liman yok; sahil yok zaman için,

                               O geçer, biz göçeriz!”

 

                Kıskanç zaman kabil mi sevginin kucak kucak

                Bize sunduğu sarhoş edici anlar,

                Kabil mi uzaklara uçup gitsin çabucak

                               Matem günleri kadar?

 

                Nasıl olur kalmasın bir iz avucumuzda?

                Nasıl olur her şey büsbütün silinerek?

                Demek vefasız zaman o demleri bir daha

                               Geri getirmeyecek?

 

                Loş uçurumlar: mazi, boşluklar, sonrasızlık,

                Acaba neylersiniz yuttuğunuz günleri?

                Alıp götürdüğünüz derin hazları artık

                               Veremez misiniz geri?

 

                Ey göl! dilsiz kayalar! mağaralar! kuytu orman!

                Siz ki zaman esirger, tazeler havasını,

                Ne olur, ey tabiat, o günlerin saklasan

                               Bari hatırasını!

 

                Sakin demlerde olsun, deli rüzgârda olsun,

                Güzel göl, etrafını süsleyen oyalarda,

                O kapkara çamlarda, sularına upuzun

                               Dökülen kayalarda!

 

                İster meltemlerinde, bir ürperişle esen,

                Seslerde, ister uzak ister yakında olsun,

                Yahut gümüş pullarla sular üstünde yüzen

                               Ay ışığında olsun!

 

                Kuduran fırtınalar, sazlar bize dert yanan,

                Meltemini dolduran kokular, hep beraber,

                Ne varsa işitilen, görünen ve koklanan,

                               Desin ki:”Seviştiler!”(3)

  • “Bütün Yönleriyle Dil”, Doğan Aksan
  • “Heraklit’in Suları”,Behçet Necatigil, Bütün Eserleri 1, Şiirler 1, Cem Yayınları, İstanbul, 1991”
  • “Göl”,Alphonse De Lamartine, Çeviren: Yaşar Nabi, Türkiye’den ve Dünyadan Aşk ve Erotizm Şiirleri Antolojisi, Derleyen: Erdal Alova, Sosyal Yayınları,İstanbul ,1993